illüstrasyonlarına bakılacak, çok da merak cezbetmeyecek bir şey; onlar için bir ceset ya da bir mumya nargile. Kimisi de var ki, ya tevelütten ya da doğrudan aktığı zaman boyundan, ince belli çay bardağı kadar hayatının içinde nargile. Arada bir gidiyor tüttürüyor; adabından, raconundan haberdar. Dünya modasının nereden estiği belli olmayan bir rüzgarla altmışlı yıllara dönmesi gibi, işte bazen bir rüzgar esiyor, diyelim nargile, ince belli çay bardağını bile mumya bulanların ilgi alanına giriveriyor. Mumya canlanıyor…
       Doğu kültürüne dair yazılacak herhangi bir yazıda, "şekil 1-a"da gösterilmese ayıp kaçacak nargile, memleketimizde son birkaç yıldır iyice göze çarpan bir biçimde "in" durumda. Sosyal matematik aynı şekilde işliyor; kimilerine göre "Bu da neyin nesi?", kimilerine göre "Aman ne kadar da ilginç!"…
       İnsanoğlu ilk olarak milattan önce keşfetti tütünü... İbadet amacıyla yaktıkları tütün yapraklarının verdiği keyfi fark eden insanlar, o günden beri onu hayatlarında vazgeçilmez kıldı. Tütün, tarih boyunca çeşitli medeniyetler tarafından şekillendirildi. Pipo oldu, puro oldu, sigara oldu, ağızlarda çiğnendi. Ancak hiçbir şekil, tütün ile nargile kadar bütünleşmedi.
       
Muhabbet Fokurtusu NaRGiLe

       Çırağan Nargile ve Şarkevi'nin temel unsurlarından birisidir nargile.  İstedik ki tarihin derinliklerinden kopup gelen nargileyi sizlere tanıtalım.
       Okuduğumuz gazetelerde hep aynı tarih yazıyor, ama zaman üç, beş, belki de on beş koldan akıyor. Resmi işlemlerde "uyruğu" hanesinde hangi ülkenin adını andığınız da önemli, bulunduğunuz ülkenin hangi coğrafya parçasında olduğu da. Dedenizin dedesinden öğrendikleri, babanızın aylık geliri, sizin seçtiğiniz ve seçemediğiniz bir yığın şey belirliyor hangi zamanda aktığınızı. Bir de mekanların, nesnelerin, alışkanlıkların, zevklerin zamanı var. Diyelim nargileden bahsediyoruz. Kimileri için ansiklopedilerde
       Hindistan cevizi'nin dışındaki tütün benzeri tabakayı yakan ve cevizin içine soktukları kamışla keyif yapan Hintliler, asırlar sürecek olan nargile geleneğini de başlatmış oldular. Nargile, aradan geçen yüzyıllar sonunda bir kültür haline dönüştü. Dede torununa miras bırakacak kadar değer verdi nargilesine... Kimi zaman sultanların başucunda yerini aldı, kimi zaman ise hak ettiği ilgiden mahrum bırakıldı. Nargile ve nargile çevresinde oluşan göz kamaştırıcı kültür, bugün yine o ihtişamlı günlerine yeniden dönmenin hazırlığını yapıyor. Tütüne sihir katan kültür, gün geçtikçe daha fazla ilgi, sevgi görmeye devam ediyor.
       Doğu kültürünün önemli bir parçası olan nargilenin ismi Farsça'da 'Hindistan cevizi' anlamına gelen "nargil" kelimesinden geliyor. Araplarca "şişa", İranlılarca ise "kalyan" olarak adlandırılan nargilenin ilk örnekleri Hindistan'da ortaya çıktı. Hindistancevizinin içi boşaltıldıktan sonra kabuğuna bir kamış sokularak yapılan ilk nargile, hintkeneviri tüketimine yeni bir boyut katarken, hindistancevizi ise zamanla yerini kabağa bıraktı. Gün geçtikçe yaygınlaşmasının ardından da porselen ve bronz gövdeli nargileler ortaya çıktı ve bunları çini, gümüş ve cam gövdeli nargileler izledi. Önce İranlılar, sonra Araplar arasında yaygınlaştı.
       Araştırmacıların 'sohbet medeniyeti' diye tanımladığı Osmanlı ise tütünü tanıdığı 16. y.y dan bu yana nargileyi içine
çekip, dumanını göğe savuruyor. Muhabbet erbablarının vazgeçilmez dostu nargile, bu misyonunu günümüzde de hiçbir şey yitirmeden sürdürüyor. Çünkü tiryakilere göre tek başına nargile içmenin hiçbir anlamı yok! Bu nedenle nargile kahveleri hâlâ en koyu sohbetlerin başlıca mekanı olma özelliğini koruyor.
       Nargile içmek ne kadar lezzetli ise hazırlanışı da bir o kadar zahmetli.
       Dışarıdan çok basit bir olay görülen nargilenin içilecek duruma gelmesi için bin bir türlü işlem gerçekleştiriliyor. Nargile, 'lüle, Ser, Marpuç ve Şişe'den oluşuyor. Tütünün konulduğu bölüme lüle, nargilenin uzun gövdesine Ser, içinde dumanı filtre eden suyun olduğu ve meşhur fokurdamaların geldiği bölüme Şişe, dumanı şişeden alan ve ağıza ulaştıran hortuma ise Marpuç ismi veriliyor.
       Nargilenin en önemli öğesi de tömbeki denilen tütündür. Tömbeki tütünü ülkemizde Amik ovasında yetiştiriliyor.Tömbeki, lülenin içine yerleştirilir ve lülenin etrafı, damarları alınmış tütün yapraklarıyla sarılır. Daha sonra sere yerleştirilen tömbeki, pırnal kömüründen elde edilmiş köz ile yakılır. Sipsiden çekilen duman, serden sonra şişeye gelir ve şişenin içindeki sudan geçerek ağıza ulaşır. Nargileyi sigaradan ayıran en önemli fark da, dumanın suyla filtre edilmesi ve soğuk olmasıdır. Tömbeki tütünü, işleniş bakımından da sigara tütününden
farklıdır. Bu tütün, kıyıldıktan sonra önce sıcak su, daha sonra da dirilmesi için soğuk su ile yıkanır ve bir kaba konarak tavlanması için 2 ile 4 saat arasında bekletilir.
       Nargilenin göbekten, göğüsten ve gırtlaktan olmak üzere üç içim tarzı var. Bunların en sağlıklısı, gırtlaktan içileni. Nargile içerken sipsiden ağıza çekilen nargilenin dumanı gırtlağa kadar indirilip daha sonra ağızdan dışarı üfleniyor. Böylece nargilenin dumanı ne ciğerlere, ne de mideye zarar veriyor. Diğer içim tarzında ise dumanı diyaframınız yoluyla midenize çekiyorsunuz.
       Nargile kahvesi sahiplerine göre sigara kullananların da ayda bir nargile ile tömbeki tütünü içmesi gerekiyor. Onlar, bunun nedeninin nargilenin 'öksürüğü sökmesi' olduğunu söylüyor ve nargilenin nefesi açtığını belirtiyorlar. Fakat tömbeki tütününü içmek o kadar kolay değil. Bu tütünü içmek isteyen birinin, öncelikle zamanını vermesi gerekiyor. Tömbekiyi tamamen içip bitirmek, bir buçuk ile üç saat arası zaman alıyor. Bu süre, içenin becerisine bağlı olarak değişiyor. 'Fazla zamanım yok.' diyenler için de farklı alternatifler var. Elma, üzüm, kavun, çilek, gül, nane, kayısı, şeftali, muz, ya da karışık aromalı tütünler bu seçeneklerden bazıları.
       Nargile içeni köpek ısırmazmış evine hırsız girmez derler hatta rivayete göre şeytanın insanları kandıramadığı tek yermiş nargile kahveleri.
       
       Nargile sözleri...
       SİPSİ: Nargileyi ekonomik hale getiren sonradan yapılmış bir ek. Marpucun ucuna takılıyor ve içmek isteyen herkese bir tane veriliyor.
       LÜLE: Tütünün içine bastırılmadan konduğu ve üzerine közün yerleştirildiği seramik kap. Tütün koruyucu. Tömbeki bu kabın içinde yanıyor.
       TÖMBEKİ: Aromalı tütünler çıkmadan önceleri kullanılan tek nargile tütünü
       MANGIR:  Nargile kömürü.  Uzun süre dayanmalı. Bu nedenle yanmış ve söndürülmüş meşe kömürü kullanılıyor.
       MARPUÇ: Nargilenin gövdesinden dumanın çekildiği uca kadar, hortum dahil bölümün tümü. Değişik tip ve süslemelere sahip.  Nargilenin en gösterişli bölümü
       NARGİLENİN RACONU OLMAZ MI?
       Her ortamın gelenekselleşmiş görgü kuralları olduğu gibi nargilenin de kendine göre bir raconu ve geleneği var. Dedelerinden ve babalarından nargile kültürünü devralan müdavimlerin aşina olduğu bu kurallar, her ne kadar gençler tarafından rağbet görmese de oldukça ilginç:  Nargile havadar ve sakin mekanlarda içilmelidir.  Yüksek sesle konuşmak ve etrafın sukunetini bozmak raconu da bozar.  Asla nargile ateşinden sigara yakılmamalıdır. Mecbur kalındığında kömür közü maşa ile tutulmalı ve öyle yakılmalıdır.  Nargile hiçbir zaman kendinizden ve çevredeki nargilelerden yüksek bir yere konulmamalıdır. Bu büyük bir görgüsüzlük olarak kabul edilir.  Eğer nargile başka bir arkadaş ile ortak içiliyorsa sipsi kullanılmalıdır. Nargilenin marpucu ise asla direkt arkadaşın eline verilmemeli, masaya bırakılmalı ve diğer içecek olan kişi oradan almalıdır.
       AĞIR AĞIR İÇİLMELİ
       "Her yiğidin bir yoğurt yemesi vardır" denilse de nargileden asıl keyfi almak için mutlaka içim tekniğini de bilmek gerekiyor. Her tiryaki kendine göre bir zevk alma biçimi belirlemiş. Ancak hepsinin de buluştuğu ortak nokta "ağır, ağır içmek gerektiği".  Öncelikle sigara gibi değil pipo gibi içiliyor. Yani, havayı nefes alır gibi çekmelisiniz ki şişedeki su fokurdasın ve tütün yansın.
       
Bir başkadır Çırağan'da nargileyle kahve içmenin tadı
       Türk kahvesinin Osmanlı'da ne denli vazgeçilmez olduğunu, tarihini inceleyince görüyoruz. Bir açılıp bir kapatılan kahvehanelerden bugüne gelen bol köpüklü kahvemizi ne kadar tanıyoruz? Dünyada Türk adının sık sık geçtiği bir konu da kahvedir. Türk kahvesinin adını ve ününü duymayan azdır. Fakat gerçek tadını bilenlerin sayısının fazla olduğunu söylemek zordur. Kahve alışkanlığını Türklerden alan Avrupa ülkeleri sonradan kendi tarzlarını geliştirmişlerdir. Geleneksel Türk kahvesi hazırlanışı, pişirilmesi, sunulması, araç ve gereçleriyle ayrı bir kültürdür.
       
Kahvenin Türkiye'den önce Arap yarımadasında, Mısır ve Hindistan'da yayıldığını biliyoruz. Zaten kelime olarak arapça "kahwa" dan geliyor. Bu sözcüğün de Habeşistan'da kahve üreten Kaffa yöresinden alındığı sanılıyor. Önceleri, dövülüp toz haline getiriliyor, böylece bir nevi ezmesi yapılarak ekmek üstüne sürülüp yeniyormuş. Kahvenin Türkiye'ye ilk kez, Hükm ve Şems isimli iki Suriyeli tarafından 1555'de getirildiği rivayet edilir. Diğer bazı kaynaklarda ise Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Habeşistan Valisi Özdemir Paşa tarafından getirildiği kaydedilir.
       Tahtakale'de açılan ilk kahvehane yalnız halkın değil müderris ve kadı gibi okumuş kesimin de ilgisini çekmiştir. Ne olduğu tam olarak bilinmeyen bu yeni madde bir uyuşturucu muamelesi görmüş ve sözde kömürleşme derecesinde kavrulan herşeyin Müslümanlıkta haram sayılacağı bahanesiyle din adamlarınca yasaklanmıştı. Bir rivayete göre bu dönemde kahve taşıyan gemiler dipleri delinerek batırılmıştı. Herşeye rağmen kahvenin sevilip yaygınlaşması önlenememiş ve Sultan III. Murat (1546-1595) zamanında İstanbul'da kahvehane sayısı 600'ü geçmişti. Kahvehaneler, manzaralı yerlere, köşk şeklinde inşa edilir, çoğu kez verandaları olurdu. İçlerinde yaşmaklı bir kahve ocağı, çepeçevre kerevetler ve bazen orta yerde bir havuz yer alırdı. Buralarda kahveden başka nargile ve çubuk servisi de yapılırdı. Eski kahvehaneler edebiyat, müzik faaliyetleri için klüp niteliğinde merkezler haline gelmişti. Bu yönleriyle Fransız kahvelerinin atası sayılırlar.
       
       Türk kahvesinin çekirdek durumundan pişirilme ve sunulma aşamasına kadar kullanılan araç ve gereçleri gerçek bir müze oluşturacak zenginliktedir. Bakır ve pirinçten yapılan su ibriği, cezve fincan zarfları ve pişmiş kahveyi taşımak için kullanılan kahve askılarının karakteristik özellikleri vardı. Bunlar bazen gümüş ve altından da olabiliyordu. Fincanlar tamamen Türk zevkine uygun biçim ve motiflerle gerek ülke içindeki İznik ve Kütahya atölyelerinde gerekse Avrupa'nın ünlü porselen merkezlerinde imal ediliyordu. Daha sonra bu takımlar Avrupa ülkeleri tarafından kendi piyasaları için de imal edilmiş ve "ala turque" diye isimlendirilmiştir. Soğutma kabı, muhafaza kutusu gibi bazı araç ve gereçler ise ağaçtan yapılmakta ve oymalarla dekore edilmekteydi. Bursa ve İstanbul'da yapılan nakışlı, yazılı ve ahşap aplikasyonlu kahve değirmenleri de ünlüdür.
       
       Tiryakiye yakışır bir kahve ağır ateşte 15-20 dakika pişirilmeli, cezve sık sık ateşe sürülüp geri çekilmelidir. Eskiden böyleydi. Her fincan kahve için bir kaşık kahve ve bir kaşık şeker günümüzde kural haline gelmiştir. Nasıl pişirilirse pişirilsin köpüksüz bir Türk kahvesi düşünülemez. Eski Türk kahvesi ise genellikle şekersiz olurdu. Bunun yerine kahve öncesinde veya sonrasında tatlı bir şey yemek veya içmek geleneği vardı. Tatlı olarak şerbet gibi içecekler alındığı gibi reçel, şekerleme veya lokum da yenirdi. Osmanlı İmparatorluğu'nun etkisindeki Yunanistan, Makedonya, Yugoslavya gibi yerlerde ve Türkiye'de kadınlar tarafından Türk kahvesi genellikle şekerli olarak alınırdı. Bu bakımdan sade, yandan çarklı, orta vb. gibi isimlerle kırkı aşkın kahve pişirme şekli bulunmaktadır. Şayet kahvenin değişik ve güzel bir koku taşıması isteniyorsa fincanların dibine yerleştirilen bir mahfaza içine kokulu maddeden bir parça konulurdu. En çok yasemin, amber, karanfil ve kakula kullanılırdı.
       
       Türk kahvesinin sunuluşu gerçek bir geleneksel tören havasında olurdu. Bu tören çekirdek kahvenin kavrulmasından, pişirilip fincanlara konulması ve konuklara ikramına kadar uzun, seyirlik safhaları kapsamaktadır. Gerçek Türk misafirperverliği ve konuğa olan sıcak saygının bir örneğini bu törenlerde izlemek olanağı vardır. Günümüzde kız istemeye gidildiğinde kahveyi evlenecek kızın taşıması ve onun taşımadaki ustalığı, ayrıca pişirdiği kahvenin lezzeti bu törenlerden kalan önemli bir gelenek olarak hâlâ sürdürülmektedir. Geçmişte Türkiye'yi ziyaret eden gezginler, diplomatik kişiliği olan büyük elçiler ve aileleri hatıralarında Türk kahvesinin bütün özelliklerinden ve bu törenlerden mutlaka söz etmişlerdir.
       Türk kahvesinin içiminden sonraki başka bir geleneğin, özellikle kadınlar arasında sürdürüldüğünü genellikle herkes bilir. Bu kahve falıdır. Kahve telvesinin fincan içinde ve fala bakmak üzere fincan çevrildiği için tabağında oluşturduğu çeşitli izler ve işaretler "uzmanları" tarafından yorumlanarak anlatılır. Araştırmalardan anlaşıldığına göre kahve falı yalnız Türk-Osmanlı dünyasında görülmektedir. Nitekim bugün bağımsız ülkeler olan eski Osmanlı eyaletlerinde de (Yunanistan, Bulgaristan, Mısır, Makedonya, Bosna - Hersek vb.) bu folklorik uygulamanın sürdüğünü görüyoruz.
       
       Türk kahvesinin ayrıcalığını belirleyen noktaları özetlersek diyebiliriz ki; Türk kahvesinin (dozunda içildiği takdirde) sağlığı tehdit edecek zararlı yanı yoktur. Teskin edici ve dinlendirici özelliği vardır. Bir fincan kahvedeki 50 mg. kafein hemen vücuttan atılır. Bu bakımdan Türk kahvesi fincanı ideal ölçülere sahiptir. Bir fincandan fazla içildiğinde zihin açıcı, uyarıcı, enerji verici özelliği ön plâna çıkar. Sindirime yardımcı olur. Bu yönüyle şekerli içmemek kaydıyla kilo almayı ve mide ekşimelerini önler. Yerinde ve zamanında içildiği zaman olağanüstü bir keyif verici olarak ün yapmıştır.
       Çırağan Nargile ve Şarkevi kendine özgü Türk kahvesiyle ziyaretçilere bu geniş kahve kültürünün ışığında sunuyor bu farklı Türk lezzetini. Nargile ve kahve artık o kadar bütünleşmişlerdir ki; nargilenin yanında köpüklü Türk kahvesini içmek adettendir.